Oriundi and Battles

Oriundo veya çoğul hali oriundi, İtalyancada kökeni İtalya olup dışarıda yaşayan kişilere veya ailelere verilen isimdir. Bizim Almacılar gibi yani. Arjantin’de ülkede yaşayanlarının çoğu İspanyol veya İtalyan göçmenlerin torunlarıdır. Yaşayan 42 milyon Arjantinlinin %60 civarı İtalyan kökenine sahip. Arjantin, 1857’den 1940 yılına kadar İtalya’dan inanılmaz bir göç aldı. Tıpkı Gastarbeiter olarak 60’lı yılların başında iş gücü için Almanya’ya göçen Türkler Göçün başladığı sıralar Arjantin birçok Avrupa ülkesinden göç aldı.  Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber bu göçün oranı kat be kat arttı. Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı döneminde biraz durulsa da Arjantin’e olan göçler devam etti.

İtalya, atalarının İtalyan olduğunu kanıtlayan Güney Amerikalı göçmenlere İtalyan vatandaşlığı vermektedir. Futbolda da bunun örneklerini çokça görebilmemiz mümkün. Örnek futbolcular: Esteban Cambiasso, Dani Osvaldo, Maxi Lopez, Leo Franco, Franco di Santo, Jonas Gutierrez, German Denis, Juan Sebastian Veron, Diego Lugano, Mauro Camorenesi, Hernan Crespo, Paulo Dybala, Matias Delgado ve daha bir çoğu. 

Camorenesi İtalyan Milli Takımı’nı seçti buna hakkı vardı çünkü büyük büyük babası, göçün başladığı sıralar 1800’lerin sonunda Ancona’dan Arjantin’e göçmüş bir İtalyan’dı. Camorenesi 2006 Dünya Kupası’nı Azzurri’yle göğüslemeyi başarmıştı ve o kadronun kilit isimlerinden birisiydi.

  



Fakat bu olay ilk değildi ve daha ilginç şekilde gerçekleşmişti.

Luis Monti 1921 Buenos Aires doğumlu bir futbolcuydu. Huracan’da başladığı futbol kariyerinin ilk senesinde hem kulüp tarihi açısından hem de kendi oyuncululuk kariyerinin ilk şampiyonluğunu yaşadı.
1922 sezonunda San Lorenzo’ya transfer oldu. Santo’da da oynadığı dönemde 3 kez Primera Division’u kazandı. Akabinde Fransisco Olazar tarafından milli takıma çağrıldı. 1930’da Uruguay’da düzenlenen ilk organizasyonda Arjantin kafilesinde yer aldı. Çok sert bir oyuncu olduğu biliniyordu. Kasap tabiri Monti için kullanılabilir bir terim sanırım. Kupada grup aşamasında Meksika’yı 6-3 mağlup ettikleri maç dışında final maçı dahil hepsinde 11 başladı. Takıma 2 gollük katkı sağladı. Montevideo’da ev sahibi Uruguay’la karşılaştılar ve 4-2 kaybedip ikinci oldular.

Monti ertesi yıl Juventus’la sözleşme imzalayarak Torino’nun yolunu tuttu. 9 sezon forma giydiği Juventus’da arka arkaya 4 şampiyonluk yaşadı. 37-38 sezonunda ise İtalya Kupası’nı da kariyerine başarı olarak ekledi.

Juve’de oynadığı sıralar yine mili takım tarafından çağrılmıştı fakat bu sefer ülke İtalya’ydı. Ailesinin Emilia-Romagna bölgesinden göçmesinden ötürü İtalyan vatandaşlığı bulunuyordu. 1934 Dünya Kupası’nda ev sahibi olan Azzurri’nin formasını genç Giuseppe Meazza’yla beraber terletti. Arjantin gibi bu takımda da değişilmez olan Monti bu kez finalde mutlu sona ulaşarak Dünya Kupası’nı kazandı.



38 Dünya Kupası’nı da kazanan İtalya kadrosunda bu sefer oriundo futbolcu olarak Uruguaylı Campania asıllı orta saha oyuncusu Michele Andreolo bulunuyordu.

Monti’ye dönelim.
BATTAGLIA DI HIGHBURY


Futbol tarihinde maalesef tarihe kara leke olarak geçmiş bir çok olay bulunuyor. Bunlardan birisi Battaglia di Highbury’dir.

FIFA 1904 yılında Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç ve İsviçre futbol federasyonları tarafından kuruldu. Almanya üye olmak istediğini telgrafla bildirip ilk üye olan federasyonlardan birisidir. İngiltere FIFA’ya 1906 senesinde üye oldu fakat FIFA’yla aralarında oluşan gerginlikten ötürü 1928 yılında üyelikten çıktılar. Finaldeki performansından ötürü kaleci Moacir Barbosa’nın tüm ülke tarafından vatan haini ilan edildiği Brezilya’da düzenlenen 1950 Dünya Kupası’na kadar hiç bir kupaya İngiltere katılamadı. İlk Avrupa Şampiyonası’nın da 1960 yılında oynandığı da belirtelim.
Aslanlar, o seneye kadar hazırlık maçlarıyla ‘’idare ediyordu’’

34 Dünya Kupası’nı kazanan İtalya kupa dönüşü ilk hazırlık maçına Highbury’de çıkar ve ev sahibi İngiltere’yle karşılaşır. Bu maç İngiltere açısından büyük önem arz ediyordu çünkü kupa galibi ile karşılaşacaklardı. İtalya’da ise dönemin diktatör lideri Benito Mussolini, takım oyuncularına kazanmaları takdirde her birine prim olarak Alfa Romeo araba verecekti.
İngiltere adına Arsenallı 7 oyuncu kadrodaydı. Genç Stanley Matthews’un da ikinci milli maçıydı ayrıca bu maç.  Kadro oldukça tecrübesizdi nitekim kafiledeki her oyuncunun maksimum milli takımda oynadığı maç sayısı 10’du.



Maçın başlamasıyla beraber Atalantalı kaleci Carlo Ceresoli Ted Drake’i ceza sahasında düşürerek İngiltere’ye penaltı kazandırmıştı. Eric Brook penaltıyı kaçırdı. İtalyanlar maça öylesine asılmışlardı ki ikinci dakikada da Arjantin asıllı İtalyan oriundo futbolcu Monti yine bahtsız Ted Drake’ın az kalsın ayağını kırıyordu ve Monti 15. dakikada ayağına aldığı darbeden dolayı sahayı terk etti. O dönem oyuncu değişikliği denilen bir kural olmadığından ötürü İtalya maça 10 kişi devam etti. Maçın 12. dakikası dolduğunda İngiltere 3-0’ı yakalamıştı. İtalyanlar Materazzileşmekten zevk alırmışçasına İngilizleri resmen ‘’kasap’’ gibi ‘’kesiyordu’’. Kaptan Eddie Hapgood’un burnu kırıldı, Ray Bowden’ın bileği, Eric Brook’un kolu kırılmıştı. Sakatlanan futbolcular Bülent Korkmaz misali maça devam ettiler bandajlarla, sargı bezleriyle. Vittorio Pozzo’nun öğrencileri ikinci yarıda şampiyon İtalya’nın gerçek yüzünü Highbury’de gösterecekti. Giuseppe Meazza’nın 2 golüyle farkı 1’e indiren İtalya maçı kurtarmaya çok yaklaşmıştı ki Meazza’nın direkten dönen şutu buna izin vermedi ve İngiltere sahadan ‘’savaştan’’ galip ayrılmıştı. İtalya saldırdı, İngiltere dayandı. İtalyanlar hala o kadroyu ‘’Highbury’nin Aslanları’’ olarak bilir. Sir Stanley Matthews yıllar sonra verdiği bir röportajda en şiddetli maçının bu olduğunu söyler.






BATALHA DE BORDEAUX

4 yıl sonrasına Dünya Kupası’na gidelim. Bu sefer şehir Bordeaux, yer Bordeaux’nun stadı Parc Lescure(Chaban-Delmas).
Fransa’da düzenlenen organizasyonun çeyrek final maçı. Brezilya-Çekoslovakya.
Brezilyalı Zeze maçın 14. dakikasında Oldrich Nejedly’ye çok sert bir müdahalede bulunur ve kırmızı kartla oyun dışında kalır. Brezilya 10 kişi kalmasına rağmen efsane oyuncuları Flamengolu Leonidas’ın golüyle 1-0 öne geçer. Maç bu dakikadan itibaren meydan muharebesi halini alır ve rakip oyuncular her ikili müdahalede sertliğe başvururlar. Hakemin oyunun kontrolünü de kaybetmesiyle beraber, vurdulu kırdılı maç oynanmaya devam etmektedir. Takımlarının liderleri Leonidas’la kaleci Frantsiek Planicka da bu sertlikten nasibini alanlardandı. 68. dakikada sakat sakat penaltıyı kullanan Nejedly skoru 1-1’e getirdi. Maçın son anlarında Brezilya’dan Machado ve Çekoslovakya’dan Jan Riha kırmızı kart görerek sahayı terk ettiler. Brezilya uzatmayı 9, Çekler 10 kişi tamamladılar. Leonidas ve Peracio maça devam edemediler, Nejedly de keza. Planicka ağrılarına rağmen maça devam etmeyi sürdürdü. Sonuç bozulmadı ve o dönem uzatmalar sonucu eşitlik hala bozulmamışsa 2 gün sonra maçın tekrarı oynanması gerekiyordu. Maçın sonunda kaleci Planicka’nın kolu kırılmıştı.

Tekrar maçında aynı sertlikler yaşanmadı fakat Çekler 2 as oyuncusundan yoksundu. Brezilya’da cezalı Zeze ile Machado dışında eksik bulunmuyordu. 1-0 öne geçmesine rağmen Çekler, ikinci yarı dayanamadılar ve sahadan 2-1 mağlup ayrılıp elendiler.

Bordeaux’daki maç Dünya Kupaları tarihine ilk meydan muharebesi olarak tarihe adını kötü bir anı olarak yazdıracaktı, fakat bu gerçekten ‘’daha başlangıç’’ tı. Bir sonraki muharebede de başrolde Brezilyalılar olacaktı.


 


BATTLE OF BERNE

İsviçre’de düzenlenen ve tarihimizde ilk kez katıldığımız dünya kupası senesi olan 1954’te turnuvanın takımı Macarlardı. Sandor Kocsis, Ferenc Puskas ve Nandor Hidegkuti’nin önderliğinde rakiplerini bir bir geçen ekibin çeyrek finalde karşılaşacağı takım bir önceki turnuvada lanete uğrayan Maracana’da 200.00 kişiyi ve tüm ülkeyi yasa boğan ikinci Brezilya’ydı. Çeyrek finale kadar Brezilya 2 maçta 6, Macaristan ise 17 gol atmıştı. (Almanya’ya 8, Kuzey Kore’ye 9)
Macarlar 4 senedir resmi maç kaybetmiyordu.

8-3’lük Almanya maçında sakatlanan Puskas bu maçta oynayamadı.
Maç başladı ve yağmurdan dolayı yerler kaygandı. Zemin futbol oynamaya elverişli değildi ama total futbol anlayışını tüm dünyaya duyuran Macarlar, ilk 10 dakikada 2-0’ı bulmuştu bile. Djalma Santos’un penaltı golüyle Brezilya farkı 1’e indirse de Lantos yine bir penaltı golüyle skoru 3-1’e getirmişti. Bu sıralarda da tekmeler, yumruklar havada uçuşuyordu. Oyuncular her müdahaleden sonra rakip takım oyuncularını kovalıyordu. Yine bir muharebenin başlangıcıydı ve yine hakem kontrolü sağlayamamıştı.  Juninho’nun yine farkı 1’e indiren golünden sonra kayış koptu. Nilton Santos’un müdahalesiyle yerde kalan Jozsef Bozsik Santos’la yumruklaşmaya başladı. İkisi de oyun alanının dışına gönderildi 71. dakikada. Humberto Tozzi Gyula Lorant’a kasti olarak dalınca ikinci kırmızı kartı görerek takımını 9 kişi bıraktı. Bu arada Brezilya’nın o dönemki teknik direktörü, Battle of Bordeaux’nun baş aktörlerinden Zeze’ydi. Brezilyalıların ne denli öfkeli ve çirkef olduğu da anlaşılmış oluyor sanırım. Polis sahaya girdi ve rakipleri birbirinden ayırdı, Puskas bile saldırıya uğrayanlar arasındaydı. Benchler arasında da gerginlik hat safhadaydı. Sandor Kocsis’in yine kafa golüyle skoru 4-2’ye getiren Macaristan Bern Muharebesi’nden galip ayrılan taraf oldu. Gustav Sebes maçtan sonra Brezilyalı habercilerin de kendilerine saldırdığını söyledi.
Turnuvanın sonunda Batı Almanya’ya grup aşamalarında 8 gol atıp çeyrek finale kalan Macaristan finalde yine Batı Almanya’yla karşılaştı ve maçı 3-2 kaybederek ikinci oldu.,




BATALLA DE SANTIAGO 


Savaşlara kaldığımız yerden devam edelim. Sırada Battle of Santiago var. 1962 senesinde Şili-Santiago’dayız. Güney Amerikalıların İtalyanları, oriundo meselesi yüzünden çok hoş karşılamadıkları bir dönem. İki İtalyan gazeteci Antonio Ghirelli ile Corrado Pizzinelli’nin Şili hakkında yaptığı haberler ortamı fazlasıyla germişti. Santiago’nun geri kalmış bir şehir olduğunu, telefonların çalışmadığını, taksinin bile olmadığını belirten yazılar yazıyorlardı. Şili’nin küçük ve fakir bir ülke olduğunu burada nasıl bir Dünya Kupası düzenlendiğini, başkentte bulunan otellerin totalde 700 yatak odası olduğunu ve mahallelerinin orospularla dolu olduğunu da ekleyince, Şilili meslektaşlarından tepki gecikmedi. Mafyavari, seks düşkünü, faşist olduklarını yazdılar ve Interli oyuncuların o dönem doping skandalına dahil olmalarından ötürü uyuşturucu bağımlıları sıfatlarını da eklemeyi ihmal etmediler. Şilililer İtalyan gazetecilerin ülke dışı edilmesi konusunda baskı uyguladılar. Turnuva başlamadan evvel Şili tarihin en büyük depremine şahitlik etmişti. 1960’da Valdivia Depremi tam 9.6 şiddetindeydi ve 6000 kişi hayatını kaybetmişti. Bu felaketten ötürü turnuvaya hazırlık sürekli ertelenmeye maruz kalıyordu. İtalyan gazeteleri Dünya Kupası’nın Şili tarafından düzenlenmesini delilik olarak tanımladı ve Şili’deki gazeteler de bu haberleri mübalağa yaparak Şililileri kışkırtmayı yeğlemişti. 

2 Haziran 1962’de maçın başlama vuruşu yapıldı ve santradan sonraki 12. saniyede ilk faul yapıldı. Landa’ya yaptığı faulden dolayı oyundan atılan Giorgio Ferrini hakemle sürekli diyalog halindeydi ve oyundan çıkmıyordu. Sahaya giren Şili Polis Kuvveti ancak çıkardı Ferrini’yi sahadan. Landa Ferrini’ye de gider ayak bir yumruk salladı ama o oyundan atılmadı. Hakem Ken Ashton Şilili Sanchez’in Mario David’e vurmasını es geçti ama David’in 3 dakika sonra Sanchez’in kafasına vurmasına kırmızı kart çıkarttı. İtalya ilk yarıyı 9 kişi tamamladı.
İkinci yarı şiddet devam etti. Arjantin’in 1957’de Copa America’yı kazanmasında büyük rol oynayan ve o turnuvada 6 gol kaydedip gol kralı olan fakat 1962 sezonunda bir İtalyan Milli Takımı’na geçen Humberto Maschio’nun burnunu David’i sahadan attıran Sanchez kırdı. Aston yine Sanchez’i oyundan atmadı. Polisin üç kez sahaya girip olayları yatıştırması, karşılıklı tükürmeler ve hakaretlerle maç sürüyordu.. Ramirez ve Toro’nun golleriyle Şili maçı 2-0 aldı ve İtalya’yı kupanın dışına itti.  Belgeselde yayınlanan görüntüleri bile insanı ürpertecek cinsten bir maçtı.



LA BOMBONERA MASSACRE 
Bilindiği üzere FIFA Dünya Kulüpler Şampiyonası’ndan önce 2004 yılına kadar Kıtalararası Kupa düzenleniyordu  ve Copa Libertadores ile Şampiyon Kulüpler Kupası galipleri bu kupada karşılaşıyordu. İki maçlı sistemde oynanan karşılaşmalarda toplam skorda üstün olan takım kupanın sahibi oluyordu.

1969 Şampiyon Kulüpler Kupası’nı finalde Rinus Michels’in Cruyff’lu, Keizer’li Ajax’ını 4-1’le mağlup eden Milan kazanmıştı.



Copa Libertadores’i de Nacional’i deviren Estudiantes. Bununla beraber ikinci sezon üst üste Libertadores Kupası’nı kazanan takım 68 sezonundaki kupada United Trinity’i mağlup edip kupaya uzanmıştı. Takım ünvanını korumanın peşindeydi. Teknik direktörleri Osvaldo Zubeldia’nın  futbolcularına taktik faullerden topsuz alanda rakibi sinirlendirmek için çeşitli sataşmalara varıncaya kadar birçok numara öğretmesi, Estudiantes’i dünyanın en antipatik takımlarından biri haline getirmişti. Kulübün lakabı la tercera que mata (Katil Gençler) olmuştu.




Kıtalararası Kupa’nın ilk maçı San Siro’daydı. Angelo Sormani’nin golüyle öne geçen Milan ilk yarının son dakikasında Nestor Combin’in golüyle farkı 2ye çıkarttı. Nestor Combin Arjantin halkı tarafından hain ilan edilen bir futbolcuydu. ‘’Hain’’ tarafından atılan gol Estudianteslileri çıldırttı ve ikinci yarıda Milanlı futbolcular her türlü şiddete maruz kaldılar. Menajer Nereo Rocco Nestor Combin’in daha fazla müdahaleye maruz kalmaması için kenara aldı. Juan Sebastian Veron’un babası Juan Ramon dahil bütün hücum oyuncuları catenaccio’yu aşamıyordu. Sormani’nin bir gol daha bulmasıyla maçı 3-0 kazanan Milan Buenos Aires’e avantajlı bir skorla uçuyordu.

(Nestor Combin San Lorenzo altyapısında yetişmiş bir Arjantinli futbolcuydu. 19 yaşında kariyeri açısından önemli bir ülke olan Fransa’ya ailesiyle beraber göç etti. Lyon’la sözleşme imzaladı ve kariyerine profesyonel anlamda ilk adımı attı. 1964 yılında Juventus’a transfer oldu ve Fransa tarafından milli takıma davet edildi. Euro 64’ün eleme maçlarında bile forma giymişti. Arjantinlilerin öfkesi bundan dolayıdır.)

2 hafta sonra Buenos Aires’e çikolata kutusuna (La Bombonera) gelen Milan’ın güle oynaya karşılanmayacağı aşikardı. Milanlı oyuncular ısınırken sahaya ve yedek kulübesine atılan yabancı maddelere polis hiçbir şey yapmadı. Isınmaları esnasında Estudiantesliler Milanlıları avlamaya çalışıyordu. Avlamaya çalışanlar arasında Juan Ramon Veron’la Carlos Bilardo da vardı.
Milan’ı ne tür bir ‘’oyun’’ beklediği belli oluyordu.
Dirsek darbelerine, tekmelere maruz kalan oyunculara Şilili hakem de sesini çıkarmadı. Estudiantesli oyuncuların müdahalelerine ‘’oyna’’ diyerek cevap veriyordu.

Milanlılar ilk ‘’adil’’ faullerini 15. dakikada aldılar. Pierino Piati tekmelere dayanamadı ve sakatlanarak oyundan çıkmak zorunda kaldı. Gianni Riviera ceza sahasında Estu kalecisi Alberto Poletti tarafından düşürüldü fakat golü kaydetti ve 1-0 Milan’ı öne geçirdi. Estudiantes yarının bitimine 2 dakika kala 2 gol buldu ve 2-1’lik üstünlükle soyunma odasının yolunu tuttu. Dürüst olmak gerekirse Estudiantes oyuncularının ve ekibinin 2-1’lik skor umurlarında değildi. Fiziksel müdahalelerle rakibi daha da yıpratmak en büyük hedefti. La Bombonera’daki her taraftar  Nestor Combin’i hedef göstererek  ‘’HAİN’’ diye bağırarak tüm Buenos Aires’i inletiyordu. Yine aynı taraftar grubu Combin’e Fransa’yı temsil ettiği için ‘’los portenos’’ diye bağırarak öfkelerini sergiliyordu. (portenos İspanyolca Buenos Airesliler demek).

İkinci yarıda Ramon Aguirre Suarez’den dirsek yiyen Nestor Combin’in burnu kanlar içinde kaldı. Müdahaleler yapıldı, sedyeyle saha dışına geldi. Forması kan içindeydi ve beklenmedik bir hadise yaşandı. Arjantin polisi yarı baygın forvet oyuncusunu tutukladı. Nedeni? Asker kaçağı olması yüzünden tutuklanması-imiş. Maç 2-1 bitti Milan kupayı kazandı ve La Bombonera’nın çimlerinde sevinç gösterilerinde bulunuyorlardı. Santrada bulunan futbolcular bir anda sahayı telaş içinde terk ediyorlar. Çünkü Combin’in hapiste olduğunu bilmiyorlardı. (Maçın videosunu izlerseniz fark edebilirsiniz.) Menajer Rocco şok geçirdi ve takım için en hayırlı şeyin ülkeyi terk etmek olabileceğini fark etti. Bu, hukuksal ve diplomatik sorunlara da yol açabilecek bir durumdu. La Gazetta dello Sport maçı ‘’90 dakika insan avı’’, Corriere dello Sport ise ''Hayvanlar!'' olarak tanımladı.
Arjantin basını da kendi takımlarını yerden yere vurarak ‘’uluslararası utanç’’ terimlerini kullandı.



Estudiantes, La Plata’ya dönerken onları kötü bir sürpriz beklemekteydi. Askeri lider Juan Carlos Ongania’nın emriyle oyuncular, kendilerilni gelir gelmez karakolda buldular. Gianni Rivera’ya yumruk atan, Combin’i tekmeleyen ve maçtan sonra taraftarlarla marşlar söyleyen kaleci Alberto Polleti’yi federasyon ömür boyu futboldan uzaklaştırdı ve 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Combin’in burnunu kıran Ramon Suarez 5 yıl boyunca uluslararası maçlardan men cezası aldı. 10 yıl boyunca Avrupa’nın önde gelen takımları turnuvaya katılmayı reddettiler. Onların yerine Şampiyon Kulüpler Kupası ikincileri kupaya dahil oldular. 1980 yılında kupaya Toyota sponsor oldu ve tek maçlı final sistemiyle oynanmaya başlandı. 1960’larda var olan imajını düzeltmek ve geri getirmek amacıyla Toyota Cup, 2004 senesine kadar Tokyo ve Yokohama’da oynandı.



Combin 2 gün sorgu altında kaldıktan sonra serbest bırakıldı ve kafileye tekrar katıldıktan sonra Milan’a döndüler. Hırpalandı ama bırakmadı. La Bombonera Kıyımı’nın hayatta kalan ismi oldu.

Simon Kuper'in dediği gibi gerçekten ''Futbol asla yalnızca futbol değildir''

Eski dönemlerde bu tür olayları gördükten sonra fair-play'den bahsetmek biraz abes kaçar ama medeniyetler, eskinin üzerine katıp geleceğe, doğruya ve daha iyi bir yaşantıya sahip olmak için düşünce gücünü kullanırlar.

Sahada hakem dövmek gerçekten medeni bir hareket miydi?
Hakeme hakaret eden oyuncu adına şehirde sokakların isimlerini değiştirmek, şehirde onun adına heykel dikmek medeni bir hareket mi?

Bize dönecek olursak en azından Arjantinlilerin Nestor Combin'e uyguladıklarını biz Mesut'a, Mehmet Scholl'e, Serdar Taşçı'ya, İlkay Gündoğan'a, Gökhan İnler'e, Kubilay Türkyılmaz'a Hakan-Murat Yakın'a, Veli Kavlak'a, Yasin Pehlivan'a, Ramazan Özcan'a uygulamadık çok şükür ama büyük takımlarda oynayanlara da etmedik küfür bırakmadık.

Elimizden kaçıp gittiler mantığıyla hareket etmemek, altyapıları da uzun Parliament ve üç paket üçü bir aradayla geçiren, küçük çocuklara hakaret edip yetiştiren hocalardan uzak tutmak birinci önceliğimiz olabilir.

Yoksa şiddet eğilimi yüksek olan ülkemizde yukarıda okumuş olduğunuz battagliaları görebilmek mümkün. Gerçi... görüyoruz ya...

....