Oriundi and Battles

Oriundo veya çoğul hali oriundi, İtalyancada kökeni İtalya olup dışarıda yaşayan kişilere veya ailelere verilen isimdir. Bizim Almacılar gibi yani. Arjantin’de ülkede yaşayanlarının çoğu İspanyol veya İtalyan göçmenlerin torunlarıdır. Yaşayan 42 milyon Arjantinlinin %60 civarı İtalyan kökenine sahip. Arjantin, 1857’den 1940 yılına kadar İtalya’dan inanılmaz bir göç aldı. Tıpkı Gastarbeiter olarak 60’lı yılların başında iş gücü için Almanya’ya göçen Türkler Göçün başladığı sıralar Arjantin birçok Avrupa ülkesinden göç aldı.  Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber bu göçün oranı kat be kat arttı. Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı döneminde biraz durulsa da Arjantin’e olan göçler devam etti.

İtalya, atalarının İtalyan olduğunu kanıtlayan Güney Amerikalı göçmenlere İtalyan vatandaşlığı vermektedir. Futbolda da bunun örneklerini çokça görebilmemiz mümkün. Örnek futbolcular: Esteban Cambiasso, Dani Osvaldo, Maxi Lopez, Leo Franco, Franco di Santo, Jonas Gutierrez, German Denis, Juan Sebastian Veron, Diego Lugano, Mauro Camorenesi, Hernan Crespo, Paulo Dybala, Matias Delgado ve daha bir çoğu. 

Camorenesi İtalyan Milli Takımı’nı seçti buna hakkı vardı çünkü büyük büyük babası, göçün başladığı sıralar 1800’lerin sonunda Ancona’dan Arjantin’e göçmüş bir İtalyan’dı. Camorenesi 2006 Dünya Kupası’nı Azzurri’yle göğüslemeyi başarmıştı ve o kadronun kilit isimlerinden birisiydi.

  



Fakat bu olay ilk değildi ve daha ilginç şekilde gerçekleşmişti.

Luis Monti 1921 Buenos Aires doğumlu bir futbolcuydu. Huracan’da başladığı futbol kariyerinin ilk senesinde hem kulüp tarihi açısından hem de kendi oyuncululuk kariyerinin ilk şampiyonluğunu yaşadı.
1922 sezonunda San Lorenzo’ya transfer oldu. Santo’da da oynadığı dönemde 3 kez Primera Division’u kazandı. Akabinde Fransisco Olazar tarafından milli takıma çağrıldı. 1930’da Uruguay’da düzenlenen ilk organizasyonda Arjantin kafilesinde yer aldı. Çok sert bir oyuncu olduğu biliniyordu. Kasap tabiri Monti için kullanılabilir bir terim sanırım. Kupada grup aşamasında Meksika’yı 6-3 mağlup ettikleri maç dışında final maçı dahil hepsinde 11 başladı. Takıma 2 gollük katkı sağladı. Montevideo’da ev sahibi Uruguay’la karşılaştılar ve 4-2 kaybedip ikinci oldular.

Monti ertesi yıl Juventus’la sözleşme imzalayarak Torino’nun yolunu tuttu. 9 sezon forma giydiği Juventus’da arka arkaya 4 şampiyonluk yaşadı. 37-38 sezonunda ise İtalya Kupası’nı da kariyerine başarı olarak ekledi.

Juve’de oynadığı sıralar yine mili takım tarafından çağrılmıştı fakat bu sefer ülke İtalya’ydı. Ailesinin Emilia-Romagna bölgesinden göçmesinden ötürü İtalyan vatandaşlığı bulunuyordu. 1934 Dünya Kupası’nda ev sahibi olan Azzurri’nin formasını genç Giuseppe Meazza’yla beraber terletti. Arjantin gibi bu takımda da değişilmez olan Monti bu kez finalde mutlu sona ulaşarak Dünya Kupası’nı kazandı.



38 Dünya Kupası’nı da kazanan İtalya kadrosunda bu sefer oriundo futbolcu olarak Uruguaylı Campania asıllı orta saha oyuncusu Michele Andreolo bulunuyordu.

Monti’ye dönelim.
BATTAGLIA DI HIGHBURY


Futbol tarihinde maalesef tarihe kara leke olarak geçmiş bir çok olay bulunuyor. Bunlardan birisi Battaglia di Highbury’dir.

FIFA 1904 yılında Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç ve İsviçre futbol federasyonları tarafından kuruldu. Almanya üye olmak istediğini telgrafla bildirip ilk üye olan federasyonlardan birisidir. İngiltere FIFA’ya 1906 senesinde üye oldu fakat FIFA’yla aralarında oluşan gerginlikten ötürü 1928 yılında üyelikten çıktılar. Finaldeki performansından ötürü kaleci Moacir Barbosa’nın tüm ülke tarafından vatan haini ilan edildiği Brezilya’da düzenlenen 1950 Dünya Kupası’na kadar hiç bir kupaya İngiltere katılamadı. İlk Avrupa Şampiyonası’nın da 1960 yılında oynandığı da belirtelim.
Aslanlar, o seneye kadar hazırlık maçlarıyla ‘’idare ediyordu’’

34 Dünya Kupası’nı kazanan İtalya kupa dönüşü ilk hazırlık maçına Highbury’de çıkar ve ev sahibi İngiltere’yle karşılaşır. Bu maç İngiltere açısından büyük önem arz ediyordu çünkü kupa galibi ile karşılaşacaklardı. İtalya’da ise dönemin diktatör lideri Benito Mussolini, takım oyuncularına kazanmaları takdirde her birine prim olarak Alfa Romeo araba verecekti.
İngiltere adına Arsenallı 7 oyuncu kadrodaydı. Genç Stanley Matthews’un da ikinci milli maçıydı ayrıca bu maç.  Kadro oldukça tecrübesizdi nitekim kafiledeki her oyuncunun maksimum milli takımda oynadığı maç sayısı 10’du.



Maçın başlamasıyla beraber Atalantalı kaleci Carlo Ceresoli Ted Drake’i ceza sahasında düşürerek İngiltere’ye penaltı kazandırmıştı. Eric Brook penaltıyı kaçırdı. İtalyanlar maça öylesine asılmışlardı ki ikinci dakikada da Arjantin asıllı İtalyan oriundo futbolcu Monti yine bahtsız Ted Drake’ın az kalsın ayağını kırıyordu ve Monti 15. dakikada ayağına aldığı darbeden dolayı sahayı terk etti. O dönem oyuncu değişikliği denilen bir kural olmadığından ötürü İtalya maça 10 kişi devam etti. Maçın 12. dakikası dolduğunda İngiltere 3-0’ı yakalamıştı. İtalyanlar Materazzileşmekten zevk alırmışçasına İngilizleri resmen ‘’kasap’’ gibi ‘’kesiyordu’’. Kaptan Eddie Hapgood’un burnu kırıldı, Ray Bowden’ın bileği, Eric Brook’un kolu kırılmıştı. Sakatlanan futbolcular Bülent Korkmaz misali maça devam ettiler bandajlarla, sargı bezleriyle. Vittorio Pozzo’nun öğrencileri ikinci yarıda şampiyon İtalya’nın gerçek yüzünü Highbury’de gösterecekti. Giuseppe Meazza’nın 2 golüyle farkı 1’e indiren İtalya maçı kurtarmaya çok yaklaşmıştı ki Meazza’nın direkten dönen şutu buna izin vermedi ve İngiltere sahadan ‘’savaştan’’ galip ayrılmıştı. İtalya saldırdı, İngiltere dayandı. İtalyanlar hala o kadroyu ‘’Highbury’nin Aslanları’’ olarak bilir. Sir Stanley Matthews yıllar sonra verdiği bir röportajda en şiddetli maçının bu olduğunu söyler.






BATALHA DE BORDEAUX

4 yıl sonrasına Dünya Kupası’na gidelim. Bu sefer şehir Bordeaux, yer Bordeaux’nun stadı Parc Lescure(Chaban-Delmas).
Fransa’da düzenlenen organizasyonun çeyrek final maçı. Brezilya-Çekoslovakya.
Brezilyalı Zeze maçın 14. dakikasında Oldrich Nejedly’ye çok sert bir müdahalede bulunur ve kırmızı kartla oyun dışında kalır. Brezilya 10 kişi kalmasına rağmen efsane oyuncuları Flamengolu Leonidas’ın golüyle 1-0 öne geçer. Maç bu dakikadan itibaren meydan muharebesi halini alır ve rakip oyuncular her ikili müdahalede sertliğe başvururlar. Hakemin oyunun kontrolünü de kaybetmesiyle beraber, vurdulu kırdılı maç oynanmaya devam etmektedir. Takımlarının liderleri Leonidas’la kaleci Frantsiek Planicka da bu sertlikten nasibini alanlardandı. 68. dakikada sakat sakat penaltıyı kullanan Nejedly skoru 1-1’e getirdi. Maçın son anlarında Brezilya’dan Machado ve Çekoslovakya’dan Jan Riha kırmızı kart görerek sahayı terk ettiler. Brezilya uzatmayı 9, Çekler 10 kişi tamamladılar. Leonidas ve Peracio maça devam edemediler, Nejedly de keza. Planicka ağrılarına rağmen maça devam etmeyi sürdürdü. Sonuç bozulmadı ve o dönem uzatmalar sonucu eşitlik hala bozulmamışsa 2 gün sonra maçın tekrarı oynanması gerekiyordu. Maçın sonunda kaleci Planicka’nın kolu kırılmıştı.

Tekrar maçında aynı sertlikler yaşanmadı fakat Çekler 2 as oyuncusundan yoksundu. Brezilya’da cezalı Zeze ile Machado dışında eksik bulunmuyordu. 1-0 öne geçmesine rağmen Çekler, ikinci yarı dayanamadılar ve sahadan 2-1 mağlup ayrılıp elendiler.

Bordeaux’daki maç Dünya Kupaları tarihine ilk meydan muharebesi olarak tarihe adını kötü bir anı olarak yazdıracaktı, fakat bu gerçekten ‘’daha başlangıç’’ tı. Bir sonraki muharebede de başrolde Brezilyalılar olacaktı.


 


BATTLE OF BERNE

İsviçre’de düzenlenen ve tarihimizde ilk kez katıldığımız dünya kupası senesi olan 1954’te turnuvanın takımı Macarlardı. Sandor Kocsis, Ferenc Puskas ve Nandor Hidegkuti’nin önderliğinde rakiplerini bir bir geçen ekibin çeyrek finalde karşılaşacağı takım bir önceki turnuvada lanete uğrayan Maracana’da 200.00 kişiyi ve tüm ülkeyi yasa boğan ikinci Brezilya’ydı. Çeyrek finale kadar Brezilya 2 maçta 6, Macaristan ise 17 gol atmıştı. (Almanya’ya 8, Kuzey Kore’ye 9)
Macarlar 4 senedir resmi maç kaybetmiyordu.

8-3’lük Almanya maçında sakatlanan Puskas bu maçta oynayamadı.
Maç başladı ve yağmurdan dolayı yerler kaygandı. Zemin futbol oynamaya elverişli değildi ama total futbol anlayışını tüm dünyaya duyuran Macarlar, ilk 10 dakikada 2-0’ı bulmuştu bile. Djalma Santos’un penaltı golüyle Brezilya farkı 1’e indirse de Lantos yine bir penaltı golüyle skoru 3-1’e getirmişti. Bu sıralarda da tekmeler, yumruklar havada uçuşuyordu. Oyuncular her müdahaleden sonra rakip takım oyuncularını kovalıyordu. Yine bir muharebenin başlangıcıydı ve yine hakem kontrolü sağlayamamıştı.  Juninho’nun yine farkı 1’e indiren golünden sonra kayış koptu. Nilton Santos’un müdahalesiyle yerde kalan Jozsef Bozsik Santos’la yumruklaşmaya başladı. İkisi de oyun alanının dışına gönderildi 71. dakikada. Humberto Tozzi Gyula Lorant’a kasti olarak dalınca ikinci kırmızı kartı görerek takımını 9 kişi bıraktı. Bu arada Brezilya’nın o dönemki teknik direktörü, Battle of Bordeaux’nun baş aktörlerinden Zeze’ydi. Brezilyalıların ne denli öfkeli ve çirkef olduğu da anlaşılmış oluyor sanırım. Polis sahaya girdi ve rakipleri birbirinden ayırdı, Puskas bile saldırıya uğrayanlar arasındaydı. Benchler arasında da gerginlik hat safhadaydı. Sandor Kocsis’in yine kafa golüyle skoru 4-2’ye getiren Macaristan Bern Muharebesi’nden galip ayrılan taraf oldu. Gustav Sebes maçtan sonra Brezilyalı habercilerin de kendilerine saldırdığını söyledi.
Turnuvanın sonunda Batı Almanya’ya grup aşamalarında 8 gol atıp çeyrek finale kalan Macaristan finalde yine Batı Almanya’yla karşılaştı ve maçı 3-2 kaybederek ikinci oldu.,




BATALLA DE SANTIAGO 


Savaşlara kaldığımız yerden devam edelim. Sırada Battle of Santiago var. 1962 senesinde Şili-Santiago’dayız. Güney Amerikalıların İtalyanları, oriundo meselesi yüzünden çok hoş karşılamadıkları bir dönem. İki İtalyan gazeteci Antonio Ghirelli ile Corrado Pizzinelli’nin Şili hakkında yaptığı haberler ortamı fazlasıyla germişti. Santiago’nun geri kalmış bir şehir olduğunu, telefonların çalışmadığını, taksinin bile olmadığını belirten yazılar yazıyorlardı. Şili’nin küçük ve fakir bir ülke olduğunu burada nasıl bir Dünya Kupası düzenlendiğini, başkentte bulunan otellerin totalde 700 yatak odası olduğunu ve mahallelerinin orospularla dolu olduğunu da ekleyince, Şilili meslektaşlarından tepki gecikmedi. Mafyavari, seks düşkünü, faşist olduklarını yazdılar ve Interli oyuncuların o dönem doping skandalına dahil olmalarından ötürü uyuşturucu bağımlıları sıfatlarını da eklemeyi ihmal etmediler. Şilililer İtalyan gazetecilerin ülke dışı edilmesi konusunda baskı uyguladılar. Turnuva başlamadan evvel Şili tarihin en büyük depremine şahitlik etmişti. 1960’da Valdivia Depremi tam 9.6 şiddetindeydi ve 6000 kişi hayatını kaybetmişti. Bu felaketten ötürü turnuvaya hazırlık sürekli ertelenmeye maruz kalıyordu. İtalyan gazeteleri Dünya Kupası’nın Şili tarafından düzenlenmesini delilik olarak tanımladı ve Şili’deki gazeteler de bu haberleri mübalağa yaparak Şililileri kışkırtmayı yeğlemişti. 

2 Haziran 1962’de maçın başlama vuruşu yapıldı ve santradan sonraki 12. saniyede ilk faul yapıldı. Landa’ya yaptığı faulden dolayı oyundan atılan Giorgio Ferrini hakemle sürekli diyalog halindeydi ve oyundan çıkmıyordu. Sahaya giren Şili Polis Kuvveti ancak çıkardı Ferrini’yi sahadan. Landa Ferrini’ye de gider ayak bir yumruk salladı ama o oyundan atılmadı. Hakem Ken Ashton Şilili Sanchez’in Mario David’e vurmasını es geçti ama David’in 3 dakika sonra Sanchez’in kafasına vurmasına kırmızı kart çıkarttı. İtalya ilk yarıyı 9 kişi tamamladı.
İkinci yarı şiddet devam etti. Arjantin’in 1957’de Copa America’yı kazanmasında büyük rol oynayan ve o turnuvada 6 gol kaydedip gol kralı olan fakat 1962 sezonunda bir İtalyan Milli Takımı’na geçen Humberto Maschio’nun burnunu David’i sahadan attıran Sanchez kırdı. Aston yine Sanchez’i oyundan atmadı. Polisin üç kez sahaya girip olayları yatıştırması, karşılıklı tükürmeler ve hakaretlerle maç sürüyordu.. Ramirez ve Toro’nun golleriyle Şili maçı 2-0 aldı ve İtalya’yı kupanın dışına itti.  Belgeselde yayınlanan görüntüleri bile insanı ürpertecek cinsten bir maçtı.



LA BOMBONERA MASSACRE 
Bilindiği üzere FIFA Dünya Kulüpler Şampiyonası’ndan önce 2004 yılına kadar Kıtalararası Kupa düzenleniyordu  ve Copa Libertadores ile Şampiyon Kulüpler Kupası galipleri bu kupada karşılaşıyordu. İki maçlı sistemde oynanan karşılaşmalarda toplam skorda üstün olan takım kupanın sahibi oluyordu.

1969 Şampiyon Kulüpler Kupası’nı finalde Rinus Michels’in Cruyff’lu, Keizer’li Ajax’ını 4-1’le mağlup eden Milan kazanmıştı.



Copa Libertadores’i de Nacional’i deviren Estudiantes. Bununla beraber ikinci sezon üst üste Libertadores Kupası’nı kazanan takım 68 sezonundaki kupada United Trinity’i mağlup edip kupaya uzanmıştı. Takım ünvanını korumanın peşindeydi. Teknik direktörleri Osvaldo Zubeldia’nın  futbolcularına taktik faullerden topsuz alanda rakibi sinirlendirmek için çeşitli sataşmalara varıncaya kadar birçok numara öğretmesi, Estudiantes’i dünyanın en antipatik takımlarından biri haline getirmişti. Kulübün lakabı la tercera que mata (Katil Gençler) olmuştu.




Kıtalararası Kupa’nın ilk maçı San Siro’daydı. Angelo Sormani’nin golüyle öne geçen Milan ilk yarının son dakikasında Nestor Combin’in golüyle farkı 2ye çıkarttı. Nestor Combin Arjantin halkı tarafından hain ilan edilen bir futbolcuydu. ‘’Hain’’ tarafından atılan gol Estudianteslileri çıldırttı ve ikinci yarıda Milanlı futbolcular her türlü şiddete maruz kaldılar. Menajer Nereo Rocco Nestor Combin’in daha fazla müdahaleye maruz kalmaması için kenara aldı. Juan Sebastian Veron’un babası Juan Ramon dahil bütün hücum oyuncuları catenaccio’yu aşamıyordu. Sormani’nin bir gol daha bulmasıyla maçı 3-0 kazanan Milan Buenos Aires’e avantajlı bir skorla uçuyordu.

(Nestor Combin San Lorenzo altyapısında yetişmiş bir Arjantinli futbolcuydu. 19 yaşında kariyeri açısından önemli bir ülke olan Fransa’ya ailesiyle beraber göç etti. Lyon’la sözleşme imzaladı ve kariyerine profesyonel anlamda ilk adımı attı. 1964 yılında Juventus’a transfer oldu ve Fransa tarafından milli takıma davet edildi. Euro 64’ün eleme maçlarında bile forma giymişti. Arjantinlilerin öfkesi bundan dolayıdır.)

2 hafta sonra Buenos Aires’e çikolata kutusuna (La Bombonera) gelen Milan’ın güle oynaya karşılanmayacağı aşikardı. Milanlı oyuncular ısınırken sahaya ve yedek kulübesine atılan yabancı maddelere polis hiçbir şey yapmadı. Isınmaları esnasında Estudiantesliler Milanlıları avlamaya çalışıyordu. Avlamaya çalışanlar arasında Juan Ramon Veron’la Carlos Bilardo da vardı.
Milan’ı ne tür bir ‘’oyun’’ beklediği belli oluyordu.
Dirsek darbelerine, tekmelere maruz kalan oyunculara Şilili hakem de sesini çıkarmadı. Estudiantesli oyuncuların müdahalelerine ‘’oyna’’ diyerek cevap veriyordu.

Milanlılar ilk ‘’adil’’ faullerini 15. dakikada aldılar. Pierino Piati tekmelere dayanamadı ve sakatlanarak oyundan çıkmak zorunda kaldı. Gianni Riviera ceza sahasında Estu kalecisi Alberto Poletti tarafından düşürüldü fakat golü kaydetti ve 1-0 Milan’ı öne geçirdi. Estudiantes yarının bitimine 2 dakika kala 2 gol buldu ve 2-1’lik üstünlükle soyunma odasının yolunu tuttu. Dürüst olmak gerekirse Estudiantes oyuncularının ve ekibinin 2-1’lik skor umurlarında değildi. Fiziksel müdahalelerle rakibi daha da yıpratmak en büyük hedefti. La Bombonera’daki her taraftar  Nestor Combin’i hedef göstererek  ‘’HAİN’’ diye bağırarak tüm Buenos Aires’i inletiyordu. Yine aynı taraftar grubu Combin’e Fransa’yı temsil ettiği için ‘’los portenos’’ diye bağırarak öfkelerini sergiliyordu. (portenos İspanyolca Buenos Airesliler demek).

İkinci yarıda Ramon Aguirre Suarez’den dirsek yiyen Nestor Combin’in burnu kanlar içinde kaldı. Müdahaleler yapıldı, sedyeyle saha dışına geldi. Forması kan içindeydi ve beklenmedik bir hadise yaşandı. Arjantin polisi yarı baygın forvet oyuncusunu tutukladı. Nedeni? Asker kaçağı olması yüzünden tutuklanması-imiş. Maç 2-1 bitti Milan kupayı kazandı ve La Bombonera’nın çimlerinde sevinç gösterilerinde bulunuyorlardı. Santrada bulunan futbolcular bir anda sahayı telaş içinde terk ediyorlar. Çünkü Combin’in hapiste olduğunu bilmiyorlardı. (Maçın videosunu izlerseniz fark edebilirsiniz.) Menajer Rocco şok geçirdi ve takım için en hayırlı şeyin ülkeyi terk etmek olabileceğini fark etti. Bu, hukuksal ve diplomatik sorunlara da yol açabilecek bir durumdu. La Gazetta dello Sport maçı ‘’90 dakika insan avı’’, Corriere dello Sport ise ''Hayvanlar!'' olarak tanımladı.
Arjantin basını da kendi takımlarını yerden yere vurarak ‘’uluslararası utanç’’ terimlerini kullandı.



Estudiantes, La Plata’ya dönerken onları kötü bir sürpriz beklemekteydi. Askeri lider Juan Carlos Ongania’nın emriyle oyuncular, kendilerilni gelir gelmez karakolda buldular. Gianni Rivera’ya yumruk atan, Combin’i tekmeleyen ve maçtan sonra taraftarlarla marşlar söyleyen kaleci Alberto Polleti’yi federasyon ömür boyu futboldan uzaklaştırdı ve 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Combin’in burnunu kıran Ramon Suarez 5 yıl boyunca uluslararası maçlardan men cezası aldı. 10 yıl boyunca Avrupa’nın önde gelen takımları turnuvaya katılmayı reddettiler. Onların yerine Şampiyon Kulüpler Kupası ikincileri kupaya dahil oldular. 1980 yılında kupaya Toyota sponsor oldu ve tek maçlı final sistemiyle oynanmaya başlandı. 1960’larda var olan imajını düzeltmek ve geri getirmek amacıyla Toyota Cup, 2004 senesine kadar Tokyo ve Yokohama’da oynandı.



Combin 2 gün sorgu altında kaldıktan sonra serbest bırakıldı ve kafileye tekrar katıldıktan sonra Milan’a döndüler. Hırpalandı ama bırakmadı. La Bombonera Kıyımı’nın hayatta kalan ismi oldu.

Simon Kuper'in dediği gibi gerçekten ''Futbol asla yalnızca futbol değildir''

Eski dönemlerde bu tür olayları gördükten sonra fair-play'den bahsetmek biraz abes kaçar ama medeniyetler, eskinin üzerine katıp geleceğe, doğruya ve daha iyi bir yaşantıya sahip olmak için düşünce gücünü kullanırlar.

Sahada hakem dövmek gerçekten medeni bir hareket miydi?
Hakeme hakaret eden oyuncu adına şehirde sokakların isimlerini değiştirmek, şehirde onun adına heykel dikmek medeni bir hareket mi?

Bize dönecek olursak en azından Arjantinlilerin Nestor Combin'e uyguladıklarını biz Mesut'a, Mehmet Scholl'e, Serdar Taşçı'ya, İlkay Gündoğan'a, Gökhan İnler'e, Kubilay Türkyılmaz'a Hakan-Murat Yakın'a, Veli Kavlak'a, Yasin Pehlivan'a, Ramazan Özcan'a uygulamadık çok şükür ama büyük takımlarda oynayanlara da etmedik küfür bırakmadık.

Elimizden kaçıp gittiler mantığıyla hareket etmemek, altyapıları da uzun Parliament ve üç paket üçü bir aradayla geçiren, küçük çocuklara hakaret edip yetiştiren hocalardan uzak tutmak birinci önceliğimiz olabilir.

Yoksa şiddet eğilimi yüksek olan ülkemizde yukarıda okumuş olduğunuz battagliaları görebilmek mümkün. Gerçi... görüyoruz ya...

....

il Mago


Ignis

Euroleague, kalitesi seneler geçtikçe artan bir organizasyon ve üstüne katan bir kuruluş ayrıca. Sponsorluk anlaşmaları çok ciddi boyuta geldi ve ligin marka değeri de hatrı sayılır derecede yükseldi. Avrupa basketbolunu takip edenler (benim gibi) eminim her maçı izlerken zevk alabiliyorlardır. Takım scoutları da artık futbolcu mantığıyla çalışmıyorlar gördüğüm kadarıyla.

Yani şöyle: Brezilyalı ortalama bir futbolcu ligimizde kral olur, müthiş bek olur,  duvar gibi stoper olur.
Yani şöyle: Amerikalı basketbolcu ligimizde sayı kralı olur, fundamentalına bakmadan izlemeden alalım gitsin.

Artık lige gelen Amerikalılar da kariyer geçmişi ne kadar tatmin edici olmasa da gerçekten taraftarları ve izleyenleri tatmin eden bir basketbol ortaya koyuyorlar. Bildiğim kadarıyla Almanya ve Fransa’da uygulanan yüksek vergiden ötürü sporculara ödenen maaşlar da ACB, BSL, VTB, Lega A gibi liglere kıyasla biraz daha düşük. Baktığınız zaman takımınızda bi Brad Wanamaker’ı görmek istemez misiniz?  Brose eminim bu oyuncudan inanılmaz yüksek bir bonservis alacak ve Andrea Trinchieri’nin müthiş oyuncu seçimine bırakarak Wanamaker-vari bir oyuncuyu daha 16-17 sezonunda kadrosuna dahil edecek.  Yine yazıyorum takımınızda Khem Birch’i görmek istemez misiniz? Gerçi Khem Kanadalı ama olsun. Google’a Khem Birch yazınca ikinci seçenek ‘’Khem Birch salary’’. Uşak bu fırsatı inanılmaz iyi değerlendirmeli. Ellerinde resmen bir değer bulunuyor. Olympiacos’un devre arasında teklif götürdüğü Uşak’ın reddettiği de biliniyor ve önerilen teklif de yalan olmasın okuduğum yerde 1 milyon Dolar’dı. Bugüne bugün Kleiza’ya 3.3 milyon Euro ödemiş ülkeyiz lütfen.

Takımlar kadrolarını bu tip kaliteli yabancılarla daha da güçleştirerek Euroleague’i daha kaliteli kılmayı amaçlıyorlar. Nitekim FIBA’nın kurduğu lig de bu rekabeti daha da artıracaktır. Takımlar gerçek anlamda Euroleague’i ne kadar endüstriyelleşse de inanılmaz önemsiyor. Parayı veren düdüğü çalar fakat bunun öyle olmadığı zamanlar da mevcuttu. En çok kazanan takımlara bakalım: Real Madrid-CSKA-Maccabi-Pana. Sırasıyla en son kazandıkları seneler ise 2015-2016-2014-2011. Bu takımlardan sonra en çok kazanan takım ise Varese. En son şampiyonlukları? Tam 40 sene önce.



Kuzenim ben küçükken Feriköy’ün B takımında futbol oynuyordu ve sokakta top oynayan son nesil olarak ben de futbol aşığı biri olarak yetiştirildim. Kuzenimle beraber sürekli antrenmanlarını izlemeye giderdim. Anneme 6-7 yaşlarımdayken beni futbola yazdırması için ısrar etmiştim. Annem yollamadı ve ben annemle yaklaşık 1 ay civarı konuşmadığımı bilirim. Annem işi gereği İtalya’da sürekli bulunmuş bir kadın. Aynı zamanda İtalya aşığıdır. Az daha zorlasa babamın adı Fabrizio falan olabilirmiş o derece.  Annemin bu İtalya sevdası yüzünden aslında futbola gönderilmedim. Nedenini de çok sonraları öğrendim. Sabahın köründe annem beni bir gün uyandırdı ve ‘’Hadi gidiyoruz hazırlan, şunları da giy lütfen’’ dedi. Sabah sersemliğiyle falan değil bildiğin sersemliğin sözlük haliyle şok olmuştum moronlaşmıştım. Yatağımın üzerinde kolsuz bir Beşiktaş forması, şortu ve basketbol ayakkabıları. E ben Galatasaraylıyım anne!

Benim itiraz edeceğimi bile bile nereye gittiğimizi söylemedi. Arabada son ses radyoyu açıp bağırmalarımı da kesmeyi başardı. Dikilitaş’a geldik ve kendimi bir anda parkede buldum. Buyrun:

                                      
Yıllar sonra dizimde oluşan sakatlıktan ötürü çok erken yaşta basketbolu bırakmak zorunda kaldım, basketbol da içimde ukde kaldı diyebilirim. Annem gerçekten olağandışı bir kadın. Her sene aynı gün bir sigara yakarak fotoğraf albümlerini açıp eskiyi yad eder. Ben de o anlardan birine tanıklık etmiş bulundum bir gün. Oynadığım maçların fotoğraflarına denk geldim ve o anda kafama dank etti eski muhabbetlerimiz:
-Anne sahi sen beni neden basketbola yollamıştın?
-Ooooo ben çalıştığım sıralar İtalya inanılmaz iyiydi basketbolda, ligi de öyle. Bir adam vardı ya hatta dalga geçerdik onunla Dino’muydu neydi adı. Abime de o sıralar Milano’nun formasını almıştım hatta.
(Şokları yaşıyordum ve o forma hala dayımda. Tracer Milano)

Annem sporsever bir kadın değildir. Cüneytleri Uğurları Simovicleri falan bilir. Efe Aydan’ı Aydan Siyavuş’u da bilir Spor Sergi Salonu’nda maça gitmişliği bile varmış ama sporla yatıp kalkan biri değildir. Onun bile etki alanına girmişse İtalya’nın basketbol başarısı, gerçekten sansasyon yaratmış bir olay olsa gerekti.


İtalyanca gerçekten süper bir dil. Herkes kısaca basketbolu ‘basket-basquet’ tarzı kelimelerle ifade ederken şunu söylerken bile bir artistlik havası yok mu hocam! PALLACANESTRO!

FIBA’nın bu yıl ilk kez düzenlediği Eurochallenge’in yerini alan FIBA Europe Cup’ı Frankfurt Skyliners kazandı. Finalist de Openjobmetis Varese’ydi. Bu, Varese’nin 31 sene sonraki en büyük Avrupa çaplı başarısıydı. 84-85 senesinde Korac Kupası finalinde Milano’ya yenildiler. O da ikincilikti bu da.


Varese’yi yaşatma derneği kurulsa, sanırım bütün İtalya –başbakan Sergio Mattarella dahil- destek çıkar. Ama İtalya basketbolu üzerine gelen kara bulutlar henüz dağılmış değil. (Kanımca futbolda da Hollanda bu hali alacak) Oyuncu açlığından mıdır, yaşanan ekonomik sıkıntılar mıdır, sponsorların yeterli destek verememesi midir inanın bilemedim.  Bir kulüp düşünün. Avrupa çapında düzenlenen bir organizasyonda 10 sene final oynuyor. 10 SENE. Final-Four’a kalıp üçüncü veya dördüncülük de değil. 10 final 5 şampiyonluk 5 ikincilik.  Buna en çok yaklaşan takımsa tarihin en başarılı basketbol kulüplerinden olan CSKA.

La Ignis Varese
Endüstri devi Milanolu Giovanni Borghi’nin takımın başkanlığını devralmasıyla beraber 1956 sezonundan itibaren takımın ismi, Borghi’nin kendi şirketi olan ev aletleri üreticisi Ignis’in adını aldı ve Ignis Varese olarak nam salmaya başladı. Takımın renkleri kırmızı beyazdan sarı lacivert oldu.



Bozidar Maljkovic, Zeljko Obradovic gibi koçların ‘’baba’’ olarak gördüğü, Yugoslav Basketbol Ekolü’nü oluşturan profesör Aca Nikolic’in önderliğinde kurulan takım atletik 4 numara Rich Jones, Manuel Raga, Dino Meneghin kemik üçlüsüyle adeta rakip takım savunmalarını yerle bir ediyorlardı. Profesör Aca’nın basketbol zekasıyla da harmanlanınca finalde Sergei Belov’u bile devirebilirsiniz. Altın Çağ, Saraybosna’da oynanan final maçıyla başladı ve Varese, 12. senesine giren bu organizasyonda 3 kez mutlu sona ulaşmış son şampiyon CSKA’yı 79-74 mağlup ederek İtalya’ya Milano’dan sonra ikinci kez Euroleague şampiyonluk sevinci yaşattı. Bunun yanı sıra lig ve İtalya Kupası’nda da mutlu sona ulaşan ekip tarihlerindeki ilk Triple Crown’u gerçekleştirdi. Bunun yanına Kıtalararası Kupayı da müzelerine götürerek sezonu tam 4 kupayla kapattı.

CSKA’yla başlayacak olan rekabetin fitili bu sene başladı ve bu iki takım farklı ülkelerde olmasına karşın ezeli rakip haline geldiler. Ertesi sezon da finalde Rus temsilcisiyle karşılaşan Varese bu sefer Belov’a boyun eğdi ve finalde kaybetti. Takıma sadece 1 sezonluk dahil olan John Fultz’ın 22 sayısı Varese’ye yetmedi. Varese bu dönemlerde de İtalya Ligi’nde Milano’yla kapışıyordu. Şampiyonlukları paylaşıyorlardı desek yeridir.

72 sezonunda kaldığı yerden devam eden Varse bu kez finalde Türk hakem Hüsamettin Topuzoğlu’nun yönettiği maçta Tel-Aviv’de ileride Yugoslavya ekolü olacak olan takım Jugoplastika Split’i 1 sayı farkla geçerek 2. kez  kupaya uzandı. Dino Meneghin maçın adamı seçildi. Ligde şampiyonluk Milano’ya kaptırılmıştı bu sene.

72-73 sezonunda kadroya dahil olan ve takımda kaldığı 8 sezonda tam 6 kez sayı kralı olan Bob Morse takıma inanılmaz katkı sağladı. Fakat şöyle bir sorun ortaya çıktı. İtalya Ligi’nde takımınızda yalnızca 1 yabancı bulundurma hakkınız vardı ve takımda tek yabancı isim Manuel Raga’ydı. Nikolic tercihini yeni transfer Morse’dan yana kullandı. Öyle bir baskı altına girmişti ki Bob Morse ilk 6 şutunu kaçırınca Palasport Lino Oldrini’de herkes Raga’nın tezahüratını yapmaya başladı. Daha sonraki dakikalarda 10/10 yaptı Morse cevap olarak. Raga takımda kalmaya devam etti sadece ligde statü gereği oynayamadı. Bu sorunun da çözülmesiyle her şey deyim yerindeyse ‘’tıkırında gitti’’. Muhteşem bir sezon daha geçiren Varese tarihlerindeki ikinci, Avrupa tarihindeki üçüncü  Triple Crown’u gerçekleştirerek hem lig hem yerel kupa hem de Avrupa Kupasını müzesine götürme başarısı gösterdi.  69-70 Nikolic’in ilk geldiği sezondan sonra bunu ikinci kez başardılar. Avrupa Kupası finalinde yine CSKA’yla karşılaşan takım Sergei Belov’un 34 sayısına karşılık olarak, Raga’nın 24 Morse’un 16 ve Meneghin’in 12 sayısıyla cevap vermesiyle kupayı üçüncü kez müzesine götürme başarısı sağladılar. Tıpkı 69-70 sezonundaki gibi Kıtalararası Kupayı da müzelerine götürerek ikinci kez Quadruple Crown’la kapattılar.(Böyle bir terim sanırım yok)
 Sezon sonunda Profesör takımdan ayrıldı ve Kızılyıldız’ın yolunu tuttu. Geçirdiği 4 sezonda 3 İtalya Ligi, 3 İtalya Kupası, 3 Euroleague, 2 Kıtalararası Kupası kazanarak İtalya’ya 1 senelik veda etti. Varese’yle 84 maçta sadece 8 mağlubiyet alarak istatistikleri alt üst etti.



Nikolic’in basketbol dehasıyla oluşturduğu takım aynı ayarda yürümeye devam etti. Milano’nun efsane oyuncusu 13 sezonda 10 kez şampiyonluk yaşamış Sandro Gamba takımın başına getirildi. 74 senesinden itibaren takımın başlıca rakibi CSKA yerine Real Madrid olacaktı. Nantes’da oynanan Euroleague finalinde takım 2 sayı farkla kaybetti. Real’in şampiyon kadrosunda Wayne Babender’ın yanı sıra eski Minnesotalı NBA oyuncusu Wally Szczerbiak’ın babası Walter da bulunuyordu. Meneghin’in 25, Morse’un 24, Raga’nın 17 sayısı Real’i durdurmadı. Ligi şampiyonlukla tamamlayan takım İtalya Kupası’nı artık tabiri caizse ‘’sallamamaya’’ başladı. Nitekim geçen sezondan sonra takım İtalya Kupası’nı kazanamadı. Sezon sonunda takımın skorerlerinden Manuel Raga Lugano’ya transfer oldu.



Ertesi sezon iki takım yine karşılaşacaktı ama Antwerp Varese için kötü anı bırakan bir şehirdi. Madrid maça favori başladı nedeni ise Dino Meneghin’in elinin sakatlığından ötürü oynayamamasıydı. Varese bu eksikliğe rağmen sahadan 79-66’lık gibi farklı bir skorla galip ayrıldı. Bob Morse eksiklere aldırmadan 40 dakikada da sahada kaldı ve 12/19’luk bir isabet oranı tutturarak maçı 29 sayıyla tamamladı bunun üstüne savunmada da center rolünü üstlenerek 14 ribaunt aldı. Kariyerinin en parlak performanslarından birini sergilemişti.
Ligde ise ünvan Cantu’ya kaptırılmıştı.

75-76 sezonunda üçüncü kez arka arkaya iki takım yine finalde karşılaştı. Bob Morse aradan koca bir senenin geçmesine aldırmadan final maçlarında gösterdiği performansın birebir aynısını bu maçta da göstererek Varese’yi 5. ve son kez kupaya ulaştırdı. 19 sayı 13 ribaund. Bu sefer kadroda Meneghin de vardı.

  


78-79 sezonuna kadar Euroleague’de arka arkaya final oynayan takım çıktığı 3 final maçını da kaybederek 10 sezonda 5 kez şampiyon 5 kez de ikinci oldu. Hatta son final maçında da Bogdan Tanjevic’in çalıştırdığı KK Bosna’ya 96-93 mağlup oldular ve o maçta Bosna adına 45 sayı atan Zarko Varajic, hala bir final maçında en çok sayı atma rekorunun sahibi. Yugoslavya’nın ve Bosna Hersek’in yetiştirdiği en yetenekli basketbolculardan biri olan 2001 yılında alkole yenik düşüp hayatını kaybeden Mirza Delibasic de bu finalden sonra Real Madrid’e transfer olmuştu.
Real Madrid’ Türk basketbolseverlerin yakında tanıyacağı Nihat İziç de Bosna kadrosunun bir parçasıydı. Şu sıralar Bayern Munich’i çalıştıran efsane oyuncu-koç Svetislav Pesic’le beraber.



Altından öte bir çağ yaşayan Varese’nin düşüşü de bir hayli sert oldu. 81 senesinde Borghi ailesinin şehri terk etti ve sponsorluklarını çekerek takımla ilişiğini kesti. Borghi ailesinin şirketleri olan Ignis ve Emerson firmalarının yerine gelenler kulübe sadece isim açısından sponsor desteği sağlamış olacaklar ki kulüp nitelikli basketbolcu bulmakta sıkıntı yaşıyordu ve rakipleri Bologna, Cantu, Pesaro ve Milano kaliteli oyuncuları kadrolarına katıp şampiyonluklar elde edeceklerdi.



İlerleyen senelerde Euroleague’e hiç katılamadı ve İtalya adına bayrağı Milano’yla Cantu’ya devretmiş oldu. Ligde de durum hiç iç açıcı değildi. Ligde ortalama olarak pozisyonu 6. veya 7. olarak değişkenlik gösterdi. Play-off’da takımın en büyük neticesi ise çeyrek finaldi. Yarı finali bile göremediler 80’lerde. 86-87 ve 87-88’de sadece yarı final oynayıp birinde Pesaro öbüründe de Milano tarafından süpürüldüler. 90 sezonunda Scavolini Pesaro’yla bu sefer lig yarışı içindeydiler ve ligi ikinci bitirdiler fakat finalde 3-2’yle şampiyon olan ekip Pesaro olmuştu. 91 sezonunda ise takım yaklaşık 21 yıl aradan sonra ilk kez play-off’a bile kalamadı. Ertesi sezon ise küme düştüler.  3 sezon A2’de oynadıktan sonra lige dönen takım 98-99 sezonunda İtalya milli takımını da Carlo Recalcati yönetiminde 21 yıl sonra ligde 10. kez  şampiyonluğa ulaştılar.

Sponsorların yeterli ilgiyi göstermemesi, kulübün oyuncu alacak kadar yeterli kaynağının olmaması, İtalya basketbolunun düşüşte olması gibi nedenlerden ötürü bilinen adıyla Ignis Varese eski günlerini mumla arayıp yad ediyor.

Grandi

Grande Torino efsanesini futbolun tarihini takip edenler bilirler.  Torino  42-43 senesinden 48-49 sezonuna kadar ligi domine etmiş, Filadelfia dışında deplasmanlarda bile bütün takımların korkulu rüyası olmuştu.
Ezeli rakibi Juventus’a bile.
Juve’nin Torino’nun 2. şampiyonluğunu kazanacağı 42-43 sezonuna kadar 7 şampiyonluğu bulunuyordu. Torino ‘’Grande’’ olacağı sezondan itibaren 5 kez arka arkaya lig şampiyonluğunu kazandı. 43-45 sezonları İkinci Dünya Savaşı nedeniyle ve ülkenin faşist liderinin kritik durumundan ötürü oynanamadı. Grande Torino kurduğu kadroyla 5 sezonda totalde 121 galibiyet 17 mağlubiyet 34 beraberlik aldı ve rakip kalelere 400’e yakın gol bıraktı.



49 sezonunun son maçına doğru şampiyonluğunu büyük ölçüde garantilemiş olan Torino kafilesi, takımın gol silahı Valentino Mazzola’nın  yakın arkadaşı olan Benfica’nın efsane kaptanı Jose Ferreira’nın jübile maçı için 1 Mayıs 1949’da Lizbon’a hazırlık maçı oynamak için uçarlar.

Torinolu futbolcuları taşıyan uçak 4 Mayıs 1949 da Torino'ya yaklaşırken Superga Tepesi'nin arka tarafında bir kiliseye çarpar.
Lizbon’daki maça gripten dolayı gidemeyen başkan Ferruccio Novo ve Dino Ballarin’in kendisinin yerini almasıyla kadroya katılmayan yedek kaleci Renato Gandolfi ve minisküsü sebebiyle sezonu kapatan bek oyuncusu Sauro Toma dışında malzemeciler dahil, aralarında 3 gazetecinin de bulunduğu, 18’i futbolcu – 10’u Azzurri’nin vazgeçilmez oyuncularıydı -  31 kişi hayatını kaybetti.  Renato Gandolfi’nin yerine kadroya dahil olan Dino Ballarin kardeşi Aldo’yla beraber aynı uçaktaydı.
6 Mayıs 1949 da yapılan cenaze törenine 500.000 kişi katıldı.
(Takımı taşıyan uçağın markası o dönem ordu adına uçak da yapan Juventus’un patronu olan Agnelli ailesinin FIAT’ıydı.)



Grande Torino’nun efsane kaptanı ve golcüsü Valentino Mazzola uçakta hayatını kaybedenlerden biriydi. Yakın dostunun rızasını kırmamak için Lizbon’a gitmesi onun ne kadar büyük bir futbolcu olduğunun ufak da olsa bir göstergesi. 42 senesinde eşi Emilia Rinaldi’den Sandro adında 45 senesinde de büyük başkanları Ferruccio Novo’ya saygısından ötürü ismini verdiği Ferruccio adında iki oğlu dünyaya gelir.  46 senesinde çift boşanır ve Sandro’nun velayeti babası Valentino’ya verilir.


MAZZOLA’NIN DÖNÜŞÜ
Babası öldüğünde 7 yaşında olan Sandro’ya rivayetlere göre babasının öldüğü çok sonraları söylenmiştir.
Babalarının izinden giden bu iki kardeş futbola Inter’de başlarlar. Küçük kardeş Ferruccio profesyonel olarak futbola başlayacağı mütevazi bir  kulüp olan Marzotto’ya transfer olur. Sandro ise Inter’de kalır ve profesyonel kariyerine startı başlamış olur. Dünya Mazzola’nın sahalara dönmesini 12 sene bekledi.
İlk maçında da Juventus’la karşılaşan takım sahadan 9-1’lik mağlubiyetle Milano’ya döner. (Serie A tarihinin en farklı biten 6. maçı. En farklı biten maç da 47-48 sezonunda Grande Torino 10-0 Alessandria’dır)

Takımın patronu ‘’patron’’ Helenio Herrera’ydı.
Herrera Barcelona’dan Inter’e geldiğinde yanında Grande’nin değişmez orta sahası Luis Suarez’i de beraberinde getirdi, sağ beki Palermo’dan satın aldığı Tarcisio Burgnich’e emanet etti, Trevigliese altyapısından 18 yaşındaki efsane olacak; FIFA oyun serilerinde her zaman All-Star kadrosunda karşımıza çıkan sol bek Giacinto Facchetti’yi transfer etti. Hücum hattını da Sandro, Jair ve Mario Corso üçlüsüne bıraktı.

Takım İtalya’nın ve tüm Avrupa’nın en iyisi haline gelmişti.  Asma kilit anlamına gelen catenaccio taktiği ise Helenio Herrera tarafından icat edilmiştir. Karşı takımın forvetini yakından marke etmek, yeri geldiğinde 9 kişiyle defans yapmak, gol yememek için her türlü varyasyonlara gitmekti catenaccio’nun amacı. Aslında önceki yazımda belirttiğim Gre-No-Li döneminde de uygulanmaya başlamıştı. Büyük bütçeli takımların İsveç’ten Danimarka’dan Macaristan’dan golcü futbolcu transferleri takımları defans yapmaya adeta itiyordu.  Catenaccio’nun ülkede yaygın hale gelmesinden sonrası ise şampiyon olan takımların da attıkları goller düşüşe uğramıştı. Bunu Herrera tekrar hayata geçirdi ve defans hattını inanılmaz derecede güçlendirerek İtalyan Defansı’nı, kaleye duvar örmeyi (bugünlerde Park the Bus) en büyük taktikleri olarak gördü.

Nitekim takım 9-1 yenildikleri seneden 2 sezon sonra şampiyonluk ipini göğüsledi ve 34 maçta sadece 20 gol yediler. 63-64 sezonunda ise ironik bir durum yaşandı. Bologna 7. ve son şampiyonluğunu Inter’in önünde kazandı.  İki takım da 54’er puanla ligi tamamladı, Inter kalesinde 21 Bologna ise 18 gol görmüştü. Bir bakıma Inter kendi silahıyla vuruldu ama o dönem lig sisteminde eşit puanlı takımlar şampiyonluk maçı oynamalıydı. Roma’da oynanan maçta Bologna yine kalesinde gol görmedi bunun üstüne ‘catenaccio’ Inter’e 2 gol birden yollayarak şampiyon oldu.

Inter o sezonun son maçında ise Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Di Stefano’lu Puskas’lı Gento’lu kraliyet ailesini bugünkü adı Ernst Happel Stadyumu olan Prater’de 3-1’le geçerek tarihindeki ilk ‘Şampiyonlar Ligi’ni kazanmıştı. Sandro 2 golle maçın yıldızıydı. Puskas Sandro’nun yanına gelip şunları söyler:
‘’Babana karşı da oynamıştım. Onu resmen bugün gururlandırdın, sana formamı vermek istiyorum’’

65 ve 66 sezonlarında da scudetto’yu kazanan Grande Inter 65 sezonunda Eusebio’lu Benfica’yı kendi evleri San Siro’da 1-0’la yenerek ikinci Şampiyonlar Ligi’ni kazandı.  67’de de Celtic’e karşı Lizbon’da final oynadılar fakat Sandro’nun golü Grande Inter’e yetmedi, Celtic 2-1’le kupayı göğüsledi.

Sandro Mazzola bu dönemde Azzurri’yle kendi evlerinde düzenlenen EURO 68 kupasını da müzesine götürdü. Meksika’da yapılan 1970 Dünya Kupası’nda da final oynadılar fakat karşılarında Siyah İnci vardı ve finalde Aztek Stadı’nda 100.000 kişiye oynadıkları maçta 4-1’le Brezilya’ya boyun ‘eğmek zorunda’ kaldılar.


71 sezonunda ligi 4. kez kazandılar ve Sandro o dönem France Football bugün FIFA tarafından verilen Ballon d’Or’u  kazanmaya çok yaklaşmıştı fakat ödülü merhum Johan Cruyff’a kaptırmıştı. Üçüncü sırada ise bir başka efsane merhum Geroge Best yer almıştı.

17 sezon, 417 maç 116 gol – Azzurri’yle 70 maç 22 gol istatistikleri ve başarılı bir kupa koleksiyonuyla kariyerini noktalandıran Sandro Mazzola babasından devraldığı bayrağı layıkıyla taşıyarak Inter ve İtalya futbol tarihine geçmiştir.

Babasıyla sürekli kıyaslanmasına ve babasından ötürü kazandığı üne karşılık Sandro kendi ismini çabasıyla duyurarak adını altın harflerle futbol tarihine yazdırdı. Babası gibi kendi jenerasyonunun en iyi oyuncularından biri olan Sandro totalde babası Valentino’yla beraber 2 İtalya Kupası, 9 Scudetto, 2 Şampiyon Kulüpler Kupası, 2 Kıtalararası Kupa ve 1 Avrupa Şampiyonası kazandılar. Yüksek ihtimalle Cesare-Paolo Maldini’lerle beraber tarihe geçmiş en başarılı ve kariyerli futbolcu baba ve oğlu olabilirler.

‘’Insieme per sempre
Non importa la distanza
Ama la tira famiglia’’